Alkol

Alkol çok eski çağlardan beri bir gıda maddesi, keyif verici, yatıştırıcı, uyuşturucu ve ilaç olarak kullanılagelmiştir. Her çağda ve birçok toplumda alkolün kullanımı az çok kabul görmüş, aşırı ve uzun süreli kullanımı ise onaylanmamıştır. Alkolün diğer psikoaktif maddelere göre farklı bir yeri vardır. Birçok toplumda bakkallarda, süpermarketlerde, meyhane, bar ve restoranlarda yasal olarak bulunan ve toplumun geniş bir kesimi tarafından kullanılan bir maddedir. Bu nedenle alkol diğer maddelerden ayrı bir şekilde ele alınmaktadır.

Alkol insanoğlu tarafından çok uzun bir süre bir gıda maddesi ve tedavi edici tıbbi bir iksir olarak değerlendirilmiştir.

“Sümer ülkesinde zaman henüz yeni başlamış ve ölüm henüz yokken, Tanrılar ve insanlar birlikte, sorunsuz bir yaşam sürmekteymiş. İlk insanlardan biri Gılgamış, dağlarda yabani hayvanlar tarafından büyütülmüş bir barbar olan Engidu’yu merak etmiş ve ona bir fahişe yollamış. Fahişe Engidu’ya dünya düzenini öğretmiş. “Engidu ekmek ye, bu yaşamın koşuludur. Bira iç, bu ülkenin geleneğidir” demiş ona.”

Dünyanın en eski yazılı efsanesi Gılgamış destanı biradan bahsediyor. Bira, uygarlığın yerleşik düzene geçmesiyle yani tarımın başlamasıyla birlikte insanlığın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Biranın 8-10 bin yıllık bir geçmişi vardır ve insanoğlunun yaptığı ilk alkollü içkidir. İçkiden öte, önemli bir gıda maddesi olarak kullanılmıştır. Sümerlerin inancına göre bira tanrıça Ninkasi tarafından bulunmuş ve insanlara armağan edilmiş.

Destanlarda, mitolojide, din kitaplarında, edebiyatta alkol hep kendine bir yer bulmuştur. “Bakhalar”  tragedyasında kahin Teiresias insanlara kederi dağıtan şarabı veren Tanrı Dyonisos için şöyle der: “İnsanlar için en önemli iki Tanrı vardır. Biri Tanrıça Demeter, yani toprak, ölümlülerin kuru yiyeceklerini veren odur. Öteki Semele’nin oğlu Dyonisostur, Demeter kadar kudretlidir. Üzüm suyunu bulup insana veren odur. Bu içki dertlilerin derdini avutur, onu içenleri Tanrıya kavuşturur, onlara günlük üzüntülerini unutturur. İnsanların dertlerine başka deva yoktur. Bu insanların Tanrıları memnun etmek için içtikleri şarabın ta kendisidir. Bundan ötürü saadetimizi ona borçluyuz.”

Alkolün kutsal yeri Hıristiyan dininde de sürmektedir. Şarap “İsa’nın kanı” olarak kutsal sayılır, dinsel törenlerin aracı durumuna gelmiştir. Batıda kilisenin büyük kudret kazanmasından sonra manastırların geniş bağlarında şarap mahzenleri kurulmuştur. Manastırlarda hem ayinlerde içmek hem de kiliseye kazanç sağlamak amacıyla büyük miktarlarda şarap üretildiği bildirilmiştir. Burada önemli bir ekonomik güç de oluşmuştur.

Musevilikte ise sarhoş olmamak koşuluyla içki içilmesi, dinsel bir gelenek olarak kalmıştır. Tevrat, şarabı “kullanılan en eski ilaç” olarak tanımlamıştır.

İslam dini alkol içmeyi günah saymıştır. Şeytanın üzümden çıktığı, şarabın içinde üzüm suyundan başka, aslan, maymun, domuz, kuzu kanının bulunduğu söylentileri günümüze kadar gelmiştir. Ki bu aslında Nuh Peygamber ile ilgili bir efsaneye dayanmaktadır.

Avrupa dillerinde şarap anlamına gelen wing, Ving Sanskritçede “dost” ya da sevgili anlamına gelmektedir. Şaraptan çekilen ilk distile bölüme “eau de vie” denir. Bu ab-ı hayat yani hayat suyu demektir. Aynı şekilde viski ve aquvit sözcükleri de bu anlama gelmektedir. Biz de ise rakı aslan sütü olarak anılır. Bir bebeğe hayat veren süt ile bir çağrışım görülür.

Rakıya “aslan sütü” denir ve Türklerin en eski içkisi kımız da “kısrak sütünden” elde edilir. Kımız Türk toplumlarında sadece erkekler değil, kadın, yaşlı ve çocuklar arasında da kullanılır. Kadın, yaşlı ve çocuklar alkol düzeyi daha düşük olan bir kımız kullanırlar. “Kımızın verdiği keyif diğer içkilerin hiçbirine benzemez. Kımızdan az miktarda içen bile tüm kaygılarından, kötü huylarından arınır. Ayrıca dayanıklılık (metanet) ve dinçlik hisseder. Çok miktarda içenler ise tatlı bir uykuya dalar.”

Türkler tarafından mayıs ayı sonlarında bir hafta süren kımız bayramı düzenlenir. Bayram süresince aileler birbirlerine kımız içme ziyaretleri yapar. Ziyafetler düzenlenir, cirit yarışları gibi çeşitli yarışmalar düzenlenir. Bu bayram aynı zamanda “sevgi” ve “mutluluk” bayramı olarak kabul edilir. Kımız bayramında yiğitler müstakbel hayat arkadaşlarını seçerler.

Osmanlı’da durum nasıl, bir de ona bakalım. İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet’in saltanat döneminden beri meyhaneler bulunurdu. Bunlar Bizans döneminden kalmışlardı. Osmanlı döneminde alkollü içki tüketimi dinen yasak olduğu halde gerek toplumda, gerekse özellikle bazı padişahların saltanat döneminde sarayda da yaygındı. Hatta 2. Selim bir içki aleminden sonra ayağı kayıp düşerek öldüğü söylenir.

İstanbul’da meyhanelerin tarihi Bizans’a kadar dayanır. Bizans döneminde şehrin çeşitli semtlerinde meyhaneler bulunmaktaymış. Meyhane Farsça “şarap içilen yer” demektir. Şarap içilen bu meyhaneler Osmanlı döneminde giderek çoğalmış. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde koydukları “içki yasakları” na rağmen, “inadına” yaşayan mekânlar olmuş, meyhaneler.

Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman, I.Ahmet, IV.Murad ve III.Selim tarafından içki yasağı konulmuşsa da meyhanelerin azalması bir türlü mümkün olmamış.

Nedim:

“Meyhane mukassi görünür taşradan amma

Bir başka ferah başka letafet var içinde”

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine unvan levhası yerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alameti farikaları, ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırlardı. Söz gelimi: Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli v.s. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Bunlar ruhsatlı yerlerdi. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak takımının gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi” denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar koltukları” ydı. Buralara evine içki sokmayan memur ve kâtip takımı gelirdi.

Ayak takımı için küçük “koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi. Bunların dükkânı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppenin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup peşi sıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.

Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanmak vakti” hatırlatılır. “Küfelik” olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi” olduğunun kanıtı olurdu.

Şarap içilen yer anlamına gelen meyhanelerde 1850’lerden sonra rakı yavaş yavaş şarabı geride bırakmış. Meyhaneler şarap içilen yerler olmaktan çıkarak, çoğunlukla rakı içilen mekânlara dönüşmüş.

Osmanlıda zaman zaman tüketimi yasaklanan alkollü içkilerin tüketimi, ıslahat döneminin başlamasıyla birlikte (1826-1839) ve meşrutiyetin ilanından sonra (1876) yasakların gevşemesi ve artan hoşgörü ile artmıştır.

Bu dönemde Galata’daki meyhaneler yavaş yavaş kapanmış, Beyoğlu’nda ise yeni meyhaneler açılmaya başlamış. Asmalımescitte, Çiçek Pasajı ve Krepen Pasajı içinde 1930′lardan itibaren açılan bu meyhaneler 1960′lı yıllara kadar popülerliğini yitirmemiş.

Haldun Taner şöyle anlatmıştı pasajı.
“Çiçek Pasajı, sade Beyoğlu’nun değil, belki dünyanın da en civcivli meyhanesi idi. Her Tanrı’nın günü bu pasaj sabahın yedisinden gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı. Yirmi kadar meyhanenin içi, fıçıların masa olarak kullanıldığı kaldırımları, pasajın ortasındaki boşluk, Balıkpazarı ve Beyoğlu kapılarına sıralanmış seyyar karidesçi, kokoreççi ve midyeciler günün hiçbir saatinde müşterisiz kalmazlardı. Müşterilerin hepsi birbirinden renkli, canlı ve çelişkendi, iflah bulmaz esrarkeşle snob aydın, sırıtık turistle karamsar sanatçı, ipini koparmış aylakla çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalarlardı”

Diğer bütün içkilere rağmen favori içki rakıdır. Rakı ile ilişkili toplumsal davranışlarımız zaman içinde kültürümüzün önemli bir parçası olmuştur. İçki içme terbiyesi “adab-ı işrete” paralel olarak, rakı içme adabı oluşmuştur. Rakı ancak adabıyla içilir. Rakı, sofrasıyla, sohbetiyle, mezesiyle, karafayla, bardağıyla özen isteyen bir içkidir.

Rakı içmek, giderek büyümek, erkek olmak, güçlü olmak gibi toplumsal bir simge durumuna girmiştir. Rakı erişkin erkek içkisi olarak kabul edilir. Yakın bir geçmişe kadar kadınların ve gençlerin rakı içmesi yadırganırdı. Meyhanelerde kadınlara ve gençlere pek rastlanmazdı. Rastlandığı zaman da onlara pekiyi gözle bakılmazdı.

Cahit Sıtkı Tarancı;

Haydi Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun, işte oldu akşam

Kur bakalım çilingir soframızı,

Dinsin artık bu kalp ağrısı

Rakı sofrasında, sofrayı paylaştığınız kişiler özenle seçilir. Rakı çok yavaş içilen bir içkidir. Diğer içki sofralarına göre içim süresi çok daha uzundur. Bu nedenle sohbetler uzar ve koyulaşır. Bu uzun sohbetlerde kişiler birbirlerini yakından tanır. Ağır ağır demlenirken birlikte olduğu kişinin ahlakı, değeri ortaya çıkar. İçki zaten mihenk taşıdır. Bir de uzun sofra sohbetlerinde kişinin ayarını anlamak daha da kolaylaşır. Ahlakına, edebine, değerine göre onunla bir daha aynı sofraya oturulur ya da oturulmaz. “İçelim açılalım” diye oturulur içki sofrasına. Rakı sofrasına çilingir sofrası denir. Çilingir sofrası denmesinin bir nedeninin de alkolün denektaşı gibi kişinin değerini ortaya çıkarması, kişiliğini bir maymuncuk gibi açması olduğu söylenir.

Rakı sofralarında dostluklar pekişir, vazgeçilmeyen, unutulmayan dostlukların çoğu hep bu sofralarda başlar, bir ömür boyu da bu sofralarda yaşanır. Hastalarımız da alkolü bırakma niyeti ile tedaviye başvurduklarında dahi, ayrılmakta en çok zorlandıkları şey bu dostluklardır.

Rakı sofrasının adabı vardır. Burada yapılan sohbetlerin de bir adabı kuralı vardır. Genellikle sofradaki en yaşlı kişi konuyu açar. Konu sık sık değişir. Tıpkı meze gibi her konudan küçük küçük lezzetler alınır. Hemen her dönemde rakı sofralarında memleket sorunlarına çözüm bulunmuştur, bu sofralarda memleket kurtarılır.

Yaşanan toplumsal değişimlerle birlikte içki kültüründe de bazı değişiklikler olmuştur. İş çıkışı gidilen barlar, şarap evleri rakı kültürüne ek olarak ortaya çıkmıştır. Rakı sofralarından farklı bir şekilde bu yeni içki içilen mekanlarda, günümüz koşullarına uygun olarak sürat artmış, daha hızla içilen içkiler ve hızla kurulup yine aynı hızla veda edilen dostluklar ortaya çıkmıştır. İş çıkışı uğranan bu barlarla birlikte kadınlar arasında alkol kullanımı da yaygınlaşmıştır.

Her ne kadar Bektaşi kültüründe “azı karar, çoğu zarar” dense de, herkes için alkol kullanımının denetlenmesi mümkün olmamaktadır. Alkole övgülerin yanı sıra, alkolün verdiği zararlar da çok eski yazılı metinlerde dahi bulunmaktadır. Ancak alkolizm terimi 1800’lerin ortalarında ilk kez kullanılmıştır.

Ressam-yazar Fahir Aksoy, anılarını topladığı “Kürdün Meyhanesi” adlı kitapta, “Alkol çok tatlı dilli, iyi bir dost görünür önceleri. Tüm sıkıntıları, dünya dertlerini unutturur insana. Metin Eloğlu’nun dizelerinde olduğu gibi, ‘Tutar, insana yaşamayı sevdirir.’ Bu dostluğa mesafe konmaz da sıkı fıkı olunur, onunla bir aşk yaşanırsa, ansızın kılık değiştirir. Artık vazgeçilmez, onsuz yaşanmaz, dost düşman kesilmiştir size. Ama bitirmek zordur bu birlikteliği, alır götürür sizi dilediği yere. Bazen istemeye istemeye bazen isteye isteye, ne olacağını bile bile sürüklenir gidersiniz peşinden.” diyerek alkolizme değinmiştir.

Birinci kadeh vücuda yarar

İkinci kadeh makul karar

Üçüncü kadeh kafayı sarar

Dördüncü kadeh dimağı yorar

Beşinci kadeh keseye zarar

Altıncı kadeh hatır kırar

Yedinci kadeh bela arar

Sekizinci kadeh vurur-kırar

Dokuzuncu kadeh hâkim hesap sorar

Amerikalı yazar Jack London, “John Barleycorn-Bay Alkolik” adlı romanında aslında kendi içki tutkusunu ve alkol karşıtı düşüncelerini dile getirir. İçkiyi şöyle anlatır: “…Çıplak gerçeğe ve ölüme giden yolu gösterir. İnsanın görüşünü berraklaştırır, bulanık rüyalar gösterir. O, hayatın düşmanıdır, hayatın akıllılığının da ötesinde bir akıl hocasıdır. Eli kanlı bir katildir o. Gençliği öldürür.”

Hayyam

“Cennette huriler varmış, kara gözlü;

İçkinin de oradaymış en güzeli.

Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz: Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili”

https://batem34.com

Table of Contents

BATEM